Umay Ana

… Umay Ana Kırım’da doğmuş, on iki yaşına kadar ora-da yaşamıştı. Beşkardeşin dördüncüsü olan Umay Ana, bir mayıs gecesi saat üç sularında annesi, babası, babaan-nesi, üç abisi ve iki yaşındaki kız kardeşiyle birlikte Rus askerlerinin bağırma seslerine karışan dipçik darbeleriyle, hayatlarını perişan edecek olan o sürgüne uyanmıştı…

… Dağların uğultusu, toprağın iniltisi onların ruhlarının sesiydi dinleyene. Zira küçükken babaannesi dağların, ağaçların, taşların bile bir ruhu olduğunu anlatmıştı ona. Dalları kesilmiş bir ağaçla kesilmemiş bir ağacın insana diyecekleri şeyler ayrı ayrıydı ve bakmayı bilen insanoğluna gözyaşını bile gösterirdi, eğer isterse…

… Ağaç, insanla direkt bağlantısı olan varlıkların başını çekiyordu ona göre ama bunu ancak bilen bilirdi. Evin dengesini sağlayan direkler gibi dünyanın dengesini de ağaçlar sağlardı. Köklerini toprağa salan, gövdesiyle gök-yüzüne sütun misali uzanan ağaç, tüm ihtişamıyla toprak-taki bin bir çeşit yeşilliğin, dere kıyısında yükselen çayır-ların efendisi gibi Muhteşem Güç’ün (yaratıcı) timsaliydi bir bakıma. Aslında her ailenin soyunu oluşturan, ecda-dının ruhlarıyla bağlantılı olan bir ağacı vardı mutlaka. Soy ağacı dedikleri şeyin aslı da buradan gelirdi zaten. Şimdikiler anlamıyordu “soy ağacı”nın manasını. Tabloya çizilmiş bir ağaca yerleştirilen ana, ata isimleri demek değildi soy ağacı. Her evin bir ağacı vardı ve o ağaçta evin soyunu sürdürmüş ataların ruhları saklıydı. Bunu bi-len kişiler, atalarına vefasızlık etmeyerek, hem bu dünya-da hem öte dünyada rahat ederlerdi…

…Sürgün gecesinin acımasız askerlerinden çıkan öfkeli bağırışlar ve gittikçe yaklaşan silah sesleri yine beyninin içinde hapsolmuştu. 1944’ün 18 Mayıs gecesi Kırım’da yer yerinden oynamış, Rus askerleri Moskof’tan aldıkları emirle bu topraklarda bir tek Kırım Tatarı bırakmamaya ant içmişçesine her kapıyı kırmışlardı. Üstüne buzlu su kovası dökülmüş kadar sersemlemiş bir vaziyette uyan-mıştı uykusundan o gece. Umay Ana gürültüyle kırılan kapının şiddetle birkaç kez duvara çarpmasından çıkan o korkunç sesi yeniden duymuşçasına gözlerini kapadı, vücudu ürpererek titredi…

O gece binlerce Kırım Tatarı’nın kapısı aynı muhan-netlikle kırılmıştı. On beş dakika içinde, çok fazla eşya al-malarına müsaade etmeden bütün soruları cevapsız bıra-kılarak, karşı koymaları halinde hakaretlerle ve dipçik darbeleriyle itile kakıla dışarı çıkmaya zorlanmışlardı. O anda neye uğradıklarını şaşıran annesinin hayali, gözleri-nin önünde belirdi. Odadan odaya amaçsızca koşturmaya başlamış, yanına ne alması gerektiğini dahi bilemez halde korkudan ağlayan iki yaşındaki kızının sesini bile duy-mamıştı. Askerlerin ihtarıyla bir şeyler yapması gerekti-ğini anlamış olmalıydı ki eline geçirdiği torbaya ekmek, peynir, çökelek evde ne varsa doldurmuştu. Çocuklarının sırtına hırka, kazak eline ne geçtiyse giydirmeye çalışmış, bir yandan da askerlere karşı direnmesinden korktuğu büyük oğlunun on yedi yaşının verdiği fevriliğe engel ol-mak için eline koluna uzanarak sürekli ağlar gibi, inler gi-bi yalvarır vaziyette yüzüne doğru bir şeyler mırıldan-mıştı. Son dakika yatak odasına koşup yastığın kılıfını çıkarmış, astarının dikişlerini güçlü elleriyle, tuttuğu gibi ayırarak dişinden tırnağından ayırdıklarıyla aldığı üç bile-zikle beş küçük altını kaptığı gibi ceketinin cebine doldur-mayı akıl etmişti…

…O zamanlar daha on iki yaşında olan Umay Ana ise askerler daha çok kızmasın diye ağlayan kardeşini kucağında pışpışlayarak, odanın boş kalan kıs-mında bir o yana bir bu yana yürümüş, çakmak çakan gözleriyle de askerlere önemli bir vazifeyi üstlenmiş oldu-ğunu bildiren bakışlarla yandan yandan bakmıştı. Karde-şini kucağında gezdirirken gözüne yeni alınan kırmızı pabuçları takılmış ve çocukluğunun vermiş olduğu saflık-la kardeşini derhal sedire bırakıp pabuçlarını almak için tam eğildiği sırada arkasından gelen bir darbeyle yere düşmüştü. Askerden geri geri uzaklaşırken o ana kadar ağlamayan masum gözlerinden yaşlar boşalmaya başla-mış, dışarıdan art arda gelen silah sesleriyle korkusu ikiye katlanmıştı. İşte tam o sırada da yaşlılığa en ufak bir hürmeti olmayan Rus askeri, istedikleri çabuklukta adım atamayan babaannesini iterek yere düşürmüştü. Babaan-nesin düşmesini koca bir çınarın yıkılışını izler gibi acıyla izlemişti hepsi. O an kâinatın sırrı, babaannesinin anlattığı atalarının, kadının el üstünde tutulduğunu öğreten hikâ-yeleri gibi tuzla buz olmuştu…

Kalbim Kafesim/ Kanguru Yayınları 2018

Satın al